sen demedin, ben dedim. |
burada bahsedilen olaylar ve adı geçen kişiler hayal ürünü değildir. öyle olursa söylerim. |
daha önce bahsetmiştim eve giderken kullandığım kestirme yoldan, teleferikli falan. o yolda bir şey var, gerçekten. her geçişimde en az bir güzel şey oluyor, olmazsa da güzel ağaçlar, mis gibi kokan çiçekler ya da köpeklerini gezdiren insanlar var. yani oradan geçerken kendimi mutlu edecek bir şey buluyorum mutlaka.
bugün yine o yoldan geldim. sınavdan çıkmışım, düşüncelere dalmışım, bezgin bir şekilde slow motion yürüyorum. itü maçka kampüsü’nün içinden geçerken karşıdan annesiyle gezintiye çıkmış bir çocuk gördüm. annesinin elinde köpek, çocuğun elinde kocaman, maket bir gemi. belli, kendisi yapmış, muhtemelen babasıyla. “daha ne kadar mutlu olabilir ki, maket gemisi bile var” diye düşünürken onlara yaklaşmışım, en fazla altı yaşında olabilecek o çocukla göz göze geldik. sapsarı kıvırcık saçları, boncuk gibi mavi gözleri vardı ve yüzünde kocaman bir sırıtmayla bana bakıyordu. ben bunları düşünürken muhtemelen beni fark etti, artık dalga mı geçiyor yoksa bana göz mü kırpıyordu bilinmez, onu gördüğümde ben de :D şu şekilde gülerek yanlarından geçtim. zaten o yaş grubunda bir çocuk gördüğümde bana bakıyorsa mutlaka aramızda bir bağ oluşur, gülümserim. onlar karşılık olarak ya gülümser, ya utanır, ya da kötü kötü bakar. bu gülümseyen kategorideydi. ben o haldeyken bana gülümsedi ve geçirdiğim gün içinde başıma gelen en güzel andı.
bunu buraya niye yazdım? unutmak istemediğimden belki, bilmiyorum.
sonuç olarak; çocuklar güzeldir.
Maçka, 19:40
serseri şarkı.
bilgisayarın yeni yeni meşhur olduğu yıllardı. eve ilk geldiğindeki heyecanımı hala hiçbir şeyde bulamıyorum diyebilirim. monitör, kasa, mause, klavye… hepsi inanılmaz etkileyiciydi. “açma! virüs bulaşır!” o zamanın mottosuydu. bilgisayar geldiğinde koyulduğu yer çalışma odası oldu. burası babamın evdeki ekstra şubesi gibi bir şeydi. bu da demek oluyordu ki bilgisayar kullanımımız sınırlı olacaktı. aradan zaman geçti, bilgisayarla zaman geçirdikçe ilişkimizde level atladık, gece yarısı herkesten gizli buluşmalar başladı. babadan gizli, klavyedeki tuşlara yavaş yavaş basmalar, kasanın fanına sövmeler falan o dönemden aklımda kalanlar. bilgisayar geldiği andan itibaren tek dileğim odama koyulmasıydı. çünkü odamda hem “sadece benimmiş gibi” olacaktı, hem de buluşmalar sıklaşacaktı. birkaç kez anne babama “ya acaba odama mı koysak?” önergesinde bulunsam da aldığım olumsuz cevaplar beni yıldırdı ve bir daha sözünü etmedim. tabii ki içten içe hep bilgisayar odamda olsun istedim. daha sonra zaten yok oks, yok öss. bu hayalim içimde hep ukde olarak kaldı ve üniversiteyi kazandım, laptop sahibi olarak evden ayrıldım.
işte günlerden bugün, haftasonu için eve geliyorum, odamda ne göreyim?! hayalini kurduğum bir bilgisayar odamdaki masanın üzerinde duruyor, kasalı masalı! bir an bilgisayarın eve ilk girdiği yıllara gittim geldim. ne çok istemiştim ama. ağlamış bile olabilirim, huyumdur, çok isteyip de elde edemezsem en az bir kere ağlarım.
bugün, yine duygulandım. bir şeyi çok istersen olur‘a yine “inanayım yeaa” dedim. dileğimin son kullanma tarihi geçmişti belki ama, olmuştu işte! şu an haftasonları dışında evet, bir işime yaramayacak ama olmuştu işte, odamda yıllar önce istediğim bir masaüstü bilgisayar var. bu olaydan yola çıkarak tekrar bir sürü şey diledim ama yine sadece bir tanesini çok istiyorum. n’olur zamanı geçmeden gerçekleşsin, yoksa her şey için geç olabilir. bu kez olabilir.
lüleburgaz, 02:28
kasalı bilgisayar’dan
bi’şey demesem daha iyi.
eve gitmek için kullandığım bi’ kestirme yol, o yolda da bi’ bakkal var. ama böyle tipik, eski bakkal. hani 90’larda gitsen tipitip, patlayan şeker, leblebi tozu falan bulursun. şimdi yok tabii. her geçişimde kapısının önüne koyduğu algida buzdolabına gözüm kayardı ama eskidir, tarihi geçmiştir diye hiç almazdım. iki adımı bile zor attığım bugün, başka bir markete yürümek zor geldi ve bu kez o bozdolabının önünde durdum. zorladım ama açılmadı. bakkal sahibine baktım, içerisi boş sanki. korku filmlerindeki gibi tehlikeli olan şey insanı sürekli çeker ya, girip bakma isteği uyandı içimde. içeriye girdim, “pardon, bakar mısınız?” diye seslendim. arkadaki karanlık odadan eski bakkala yakışır şekilde bir amca çıkıverdi. “ha gızım ne istediydin?” deyince dondurma almak istediğimi fakat açamadığımı söyledim. duymadı, bir daha söyledim. buzdolabının başına geldik, “tazedir herhalde?” dedim. duymadı, bir daha söyledim. parayı vermek üzere tekrar bakkala girdik. “ne kadar acaba?” dedim. duymadı, bir daha söyledim. “ne bileyim ben, algıda sürekli değiştiripduru, ezberlemedik ki!” dedi. “a bi’ de makarna sosu alacaktım, var mı acaba?” dedim. duymadı, bir daha söyledim. “yoktur ne arar? hem kendin yapsana.” diye bir de azarladı. neyse bulduk fiyatı, ödedim. çıkarken “ben de işte çok dertliyim.” dedi. “hayırdır amca?” dedim. ilginçtir, bu kez duydu ya da duymadı, bilmiyorum, anlatmaya başladı. tadilat varmış, her yer dağınıkmış, düzen kalmamış, adam gibi usta da kalmamış, verdikleri sözde durmuyorlarmış. “ustalar öyledir, boşver amca.” dedim. duydu mu, duymadı mı bilmem, çıktım.
“ben de işte çok dertliyim.”
Teşvikiye, 16:49
neler olmuyor, neler olmuyor!
güneşi gördüğüm andan beri bir genişleme, bir boşvermişlik ki sorma. hiç hoş değil. o kadar özlemişim ki güneşi, sıkılmadan altında saatlerce yatasım var. hatta abartarak söylüyorum ki, şöyle en yakın zamanda deniz kenarına gidip ayakları çıp çıp suya sokmak! nasıl güzel olurdu biliyor musun?
bugün okula giderken her gece uyumadan önce yaptığım “bugün ne giysem?” kritiğini yapmadığım için epey zorlandım seçim yaparken. bazada kayboldum resmen. taa o kıştan kalan dağınıklık, her yer her yerde(nasıl bi’ şeyse artık). neyse zor da olsa bir karar verdim. çiğköftecinin önünden geçerken “bu, gecenin onunda çiğköfte siparişi veren pijamalı çirkin kız değil mi la?!” bakışları altında yine koşarak okula yetişmeye çalıştım. kıştan beri evin içinde bile başımdan eksik olmayan güneş gözlüğümü nihayet ait olduğu yere, gözüme taktığımda yaşadığım hazzı uzun zamandır bekliyordum.
eve döndüğümde her şeyi bir düzene sokma gereksinimi duydum. dağınık hiçbir şey kalmamalıydı. tabii ki önce bazadan başladım. şu an her şey yerinde, derli toplu. iki gün sonra yine bozulacak, ama olsun. gereken hazırlığı yaptım ve hazırım.
bahar geldi ecem, uzun bir süre de gitmesin artık. hava soğuk olsa da güneş hep olsun istiyorum ben. sen de istiyorsun biliyorum. bahardan beklediğim çok şey var, bazıları özel. bir de hepsini söylersem olmaz diye korkuyorum. o yüzden söylemeyeceğim.
ama bir şey var ki; kışın eve alınan carte d’or falan tamam da, güneşli bi’ günde dondurmacıya gidip şöyle kocaman üç top dondurma alıp üzerine çikolata sosunu da eklettikten sonra, ımmhh.
pazar gecesine ait.
23:44
ernestine ulmer
ben bunu bi’ düşüneyim.
bir kez giderse, bir daha geri dönmeyebilir.
aslında basit.
anneye yirmi bir sene önce verdiğin mesajın yirmi bir sene sonra sabahın köründe telefonuna geri dönmesidir: “dünyaya gelmene yirmi dakika kaldı.”
gitmek istediğimi bilmiyorlardı, öğrendiler. gitmek istemem, onlardan uzaklaşmak istemem demek değildi ki zaten ben bile bilmiyordum ne yapmak istediğimi. evet onlarla mutluydum, sadece olduğum yerde artık mutlu değildim, hepsi bu. olduğum yerde ne eksikti, bilmiyorum. ama var olan düzen “rutin” olmaya başladığında, sıkılmamam için “rutin” olanı özlemem gerekirdi. işte tam da bu yüzden gitmeliydim. yanlış anladılar.
“sunny, i wanna thank you for the sunshine you gave.”
güneş’e söylemek istediğim her şey, beş dakikadan az bir süreyle özetlenmiş gibi.
aslında bundan yedi sene önce başladı tedavim. dişleri sıraya dizen, dizerken damağı genişleten damaklı teller vardı o zaman. onlar varken bende “s, ş ve t” harfleri yoktu. söylemeniz imkansız. peltek peltek “s işte, ss ya ss” falan demeye çalışıyordum, ne zor günlerdi! ortaokuldaydım o zaman, s, ş ve t’nin en lazım olduğu zaman. dişlerimin düzelmesi için yirmi dört saat takmak zorundaydım onu. kabullenmiştim. sonra ağzımdakini fark ettin ve okulda karşıma bu şarkıyla sen çıktın çocuk. yanımdan her geçtiğinde bu şarkıyı söyledin bana. ağlayarak gitmiştim eve ilk söylediğinde. sonra da okulda takmamaya başladım o damaklı teli. dişlerim yine eskisi gibi oldu senin yüzünden. aptal çocuk. altı sene senin yüzünden sadece gece taktım o damaklı teli. neden sonra canıma tak etti, braketli tel takayım da bitsin artık bu işkence dedim. yeni bir işkence başladı senin yüzünden çocuk. takıldıktan sonra eve geldiğinde annem kapıyı :D şeklinde açtı, ben ağzımı açınca annem şöyle :| oldu, senin yüzünden işte çocuk. senin yüzünden altı ay dişlerimi günde en az dört kere fırçaladım, en sevdiğim tarçınlı salepi tarçınsız içtim, senin yüzünden simit yemedim, senin yüzünden altı ay gülmedim çocuk.
işte tam bugün, esaret bitti çocuk. şimdi aynalara dahi ağzımı aça aça, kahkahalarla gülüyorum. kulakların çınlamıştır umarım, çok andım çünkü seni ben. görecek olsan da olmasan da benim için bu şarkı ikimizin şarkısı, bu günün anısına gelsin.
bir şarkıyı benim açıp dinlememle, ona radyoda denk gelmem arasında fark var. çok sevdiğin ve özlediğin birinin çat diye önünde belirip sana sürpriz yapması gibi radyo dinlemek. beklenen melodi o anda çalmıyor olabilir, belki de o gün hiç çalmayacak olabilir ama ona orada denk gelmek istediğimden beklerim ben. çünkü sabredemeyip ona ben ulaştığımda, o melodiden beklediğim etkiyi hiçbir zaman alamadım bugüne kadar.
bir defasında bunun hata olduğunu bile bile sabırsız davrandım, açıp dinledim ve sonra tekrar radyoya döndüm. aradan çok geçmeden tekrar aynı melodiyi duydum radyoda. pişmanlık işte, o melodi o zaman tekrar dinlenmez, radyo istasyonunun değiştirilmesi gerekir.
buradaki iki temel noktadan biri; kulağını verdiğin istasyonun doğru olması, ikincisi de sabretmek. eğer olman gereken yerde, o istediğin melodinin çalabileceği yerde bekliyorsan mutlaka bir gün çalacaktır, bugüne kadar hep çaldı.
Oha. Ve oha oha.. Göz temasından uzak dur.
Dad: Why do you think they do that?
Girl: Because the companies who make these try to trick the girls into buying the pink stuff instead of...
sen çok güzelsin.
“Dünyadaki tek gerçek kötülük, kendi birincil ilgilerini başka insanların içine yerleştirmektir.”
![]()
onu arayamazsın, ona yazamazsın ya da onunla konuşamazsın. artık bitmiştir. onun gittiği bir partiye ya da bara gitmezsin. benim bir yıl kadar...
Munnar, India (by davе)
Jane Fonda at home with first husband Roger Vadim, 1967